Menu
Your Cart

Toelichtingen Tijdens de Umra-reizen

Umre’de Gidilecek Yerler ve Anlatımı

Mekke

Nur Dağı:

Mekke’nin kuzeydoğusunda, Kâbe’ye yaklaşık 5 km mesafededir.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v), 40 yaşına yaklaştığında, Mekke’nin Ahlaki yapısından, rahatsız olmaya başladı.

Bu yüzden, zaman zaman Mekke’nin gürültüsünden uzaklaşarak Hira Mağarası’na çekilir, burada tefekkür eder, Rabbini düşünür ve hakikati arardı.

İşte tam da böyle bir dönemde, insanlığın en büyük mucizelerinden biri gerçekleşti.

İlk Vahiy: Cebrail’in (a.s) Geldi

Yıl, Miladi 610… Ramazan ayının Kadir Gecesiydi. Peygamber Efendimiz (s.a.v), Hira Mağarası’nda inzivaya çekilmiş, derin düşüncelere dalmıştı.

Aniden Cebrail (a.s) geldi ve onu sıkıca kavradı. Ve ardından ilk emir geldi: “İkra! (Oku!)”

Efendimiz (s.a.v), şaşkınlık ve korku içinde: “Ben okuma bilmem!” dedi.

Cebrail (a.s) onu tekrar daha sıkı kavrayarak “Oku!” dedi. Fakat Peygamberimiz (s.a.v) yine aynı cevabı verdi. “Ben okuma bilmem!” dedi.

Üçüncü kez daha da sıkıca sarıldı ve şu ayetleri aktardı: İkra’ bismi rabbikellezî halak. Halakal insâne min ‘alak. İkra’ ve rabbukel ekrem. Ellezî alleme bil kalem. Allemel insâne mâ lem ya’lem.

“Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (embriyodan) yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak, 1-5)

Peygamberimizin (s.a.v) Eve Dönerken: Dağlar iktizaza geliyor ve Ente Resulullah Ente Resulullah (Sen Peygambersin Sen Peygambersin).  SubhanAllah Gerçekten kelimeler kifayetsiz.

Yaşadığı bu olağanüstü olayın etkisiyle korku ve heyecan içinde mağaradan ayrıldı. Kalbi hızla çarpıyordu, vücudu titriyordu. Hemen Hz. Hatice’nin (r.a) yanına gitti ve ona: “Beni örtün, beni örtün!” dedi.

Hz. Hatice (r.a), onu sakinleştirdi, sıcak bir şekilde sarıp sarmaladı. Ardından, ona teselli vererek “Allah seni asla mahcup etmez.  Sen akrabalarına iyilik edensin, Fakiri gözetensin, Misafire ikram edensin, Mazlumlara yardım edensin.” dedi.

Sonrasında, Hz. Hatice (r.a), Efendimizin amcasının oğlu olan Varaka bin Nevfel’e götürdü.

Nur Dağı ve Hira Mağarası’nın Önemi sadece fiziksel bir tırmanış değil, aynı zamanda manevi bir yükseliştir. Çünkü Hira, sadece bir mağara değil; insanın içindeki hakikati bulduğu yerdir.

Allah bizlere, Hira’nın huzurunu ve ilk vahyin mesajını kalbimize nakşetmeyi nasip etsin. AMİN

Sevr Dağı ve Mağarası:

Hicretin En Kritik Anı

Mekke’nin güneyinde, Kâbe’ye yaklaşık 5 km mesafededir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.v) ve en sadık dostu Hz. Ebubekir (r.a) ile müşriklerden saklandı. gece vakti Sevr Dağı’na doğru yola çıktılar. Normalde hicret yolu kuzeye, Medine’ye doğruydu. Ama onlar düşmanları şaşırtmak için güneye, tam tersi istikamete gittiler.

Hicret: Zorunlu Bir Yolculuktu Peygamber Efendimiz, 13 yıl boyunca Mekke’de İslam’ı tebliğ etti, fakat müşriklerin baskısı her geçen gün arttı. Müslümanlar işkence gördü, malları ellerinden alındı. Sonunda, Medine’den gelen Müslümanlar Akabe Biatları ile Peygamberimize bağlılık sözü verdiler ve Medine’ye hicret için davet ettiler.

Bu durum Mekke müşriklerini iyice rahatsız etti. Kureyş ileri gelenleri, Daru’n-Nedve’de toplanarak Peygamberimizi öldürmeye karar verdiler. Planları, her kabileden güçlü bir genç seçip aynı anda saldırarak Efendimiz’i şehit etmekti. Böylece, Haşimoğulları intikam alamayacak, diyet parasıyla bu mesele kapanacaktı.

Ancak Allah, Resulü’nü koruyacaktı… Peygamberimiz Evinden Ayrıldıktan sonra Müşrikler, planlarını uygulamak için Peygamberimizin evinin etrafını sardılar. O gece, Hz. Ali (r.a), Efendimiz’in yatağına yattı ve canını ortaya koyarak büyük bir fedakârlık yaptı.

Efendimiz (S.a.v) müşrikler uyuklarken evinden çıktı ve Yasin Suresi’nin 9. Ayetini,

Estaüzübillah Bismillahirrahmanirrahim.

Ve cealnâ min beyni eydîhim saddan ve min halfihim saddan fe ağ şeynâhum fe hum lâ yubsirûn.

Ayetini okuyarak önlerinden geçti ve Allah’ın bir mucizesiyle görülmeden uzaklaştı.

“Biz onların önlerine ve arkalarına bir set çektik. Onları kör ettik, artık göremezler.” (Yasin, 9)

Sevr Dağı, dik ve zor tırmanılan bir dağdır. Yaklaşık 1.5 - 2 saatlik zorlu bir tırmanış gerektirir. Peygamberimiz (s.a.v) ve Hz. Ebubekir (r.a), müşriklerden saklanmak için bu dağın zirvesindeki Sevr Mağarası’na sığındılar.

Hz. Ebubekir (r.a), mağaraya önce girdi ve her yerini kontrol etti. Taşların arasındaki delikleri elbisesiyle tıkadı, sonra da bir deliği kendi ayağıyla kapattı. Peygamberimiz (s.a.v) mağaraya girdiğinde, Hz. Ebubekir’in dizine yaslanarak uyuyakaldı.

Ancak, Hz. Ebubekir’in ayağını kapattığı delikten bir yılan çıktı ve onu ısırdı. Büyük bir acı hissetmesine rağmen, Peygamberimizi uyandırmamak için sabretti. Gözyaşları süzülmeye başladığında, damlalar Efendimiz’in (s.a.v) yüzüne düştü ve uyandı.

Peygamberimiz (s.a.v), sevgili dostunun acısını görünce, tükürüğünü Hz. Ebubekir’in ayağına sürdü ve Allah’ın izniyle yarası anında iyileşti.

Müşrikler, En iyi iz sürücülerini tuttular ve adım adım izleyerek Sevr Dağı’na kadar geldiler.

Mağaranın önüne geldiklerinde, içeri girmek için hazırlandılar. Tam o anda Allah’ın mucizesi gerçekleşti.

 Mağaranın girişinde bir örümcek, ağ örmüştü.  Bir güvercin, yuva yapıp yumurtalarını bırakmıştı.

Müşriklerden biri dedi ki:

“Eğer burada olsalardı, bu ağ bozulur, güvercin kaçar ve yumurtalar kırılırdı.”

Böylece, Allah’ın korumasıyla mağaraya bakmadan geri döndüler. O sırada içeride, Hz. Ebubekir (r.a) büyük bir endişe içindeydi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ona şu meşhur sözü söyledi: Lâ Tahzen İnnAllahe me’ana. Tövbe Suresi 40. Ayet. “Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”

Bu ayet, kıyamete kadar müminlere en büyük teselli ve umut kaynağıdır.

Üç gün sonra, müşriklerin aramaları zayıfladı. Abdullah bin Uraykıt adında güvenilir bir kılavuz, yanlarında Hz. Ebubekir’in azatlı kölesi Amir bin Füheyre ile birlikte, iki deve ve bir binek hayvanı getirdiler.

Peygamberimiz (s.a.v), Medine yolculuğuna çıkmadan önce son kez mağaraya baktı ve Sevr Mağarası’ndan ayrılarak yeni bir dönemin kapısını aralandı.

Sevr Mağarası, sadece bir sığınak değil, Allah’ın kudretini ve müminlere yardımını gösteren bir yerdir.  Örümcek ağı ve güvercin yuvası, Allah’ın dilediğinde nasıl kulunu koruyacağını gösteren ilahi bir mucizedir.

Bu tırmanış, aynı zamanda imanın, sabrın ve teslimiyetin bir hatırlatmasıdır.

Allah bizlere de Sevr’deki sabrı, tevekkülü ve teslimiyeti nasip etsin. AMİN.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arafat Dağı:

Mekke’nin yaklaşık 20 km doğusunda bulunmaktadır. Hacılar, Kurban Bayramı’ndan bir gün önce, Zilhicce’nin 9. günü burada vakfeye durarak dualar eder, tövbe eder ve Allah’a yönelirler.

Arafat sadece hacılar için değil, tüm Müslümanlar için önemlidir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Veda Hutbesi’ni burada irad etmesi, Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın burada buluşması ve kıyamet gününe dair işaretler barındırmaktadır.

“Arafat” kelimesi, tanımak, bilmek, itiraf etmek anlamlarına gelir.

1. Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın Buluştuğu Yer

 Hz. Âdem ve Hz. Havva cennetten dünyaya indirildikten sonra uzun süre birbirlerinden ayrı kaldılar.

 Nihayet, Allah’ın takdiriyle Arafat’ta buluştular ve birbirlerini tanıdılar.

 Bu yüzden buraya “Arafat” (tanışma) denildi.

2. Cebrail (a.s) Hz. İbrahim’e Haccı Öğretti

 Hz. İbrahim (a.s), Allah’ın emriyle Kâbe’yi inşa ettikten sonra, ona hac ibadetinin nasıl yapılacağını öğretmek için Cebrail (a.s) geldi.

 Cebrail (a.s), ona haccın aşamalarını gösterirken, her aşamada “Arafta mısın? (Bunu anladın mı?)” diye sordu.

 Hz. İbrahim de “Evet, anladım” dediği için buraya “Arafat” denildiği söylenir.

 Burada vakfeye duran hacılar, günahlarını itiraf edip affedilmeyi diledikleri için buraya “Arafat” adı verilmiştir.

Zilhicce’nin 9. günü, hacılar sabah saatlerinde Mina’dan Arafat’a gelirler. Öğle ve ikindi namazlarını cem ederek kılarlar. Sonra, vakfeye durarak (dua ederek) ellerini açıp Allah’a yönelirler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur “Hac, Arafat’tan ibarettir.” (Tirmizi, Hac 57)

Bu, Arafat’ta vakfe yapmayan kişinin haccının geçersiz olduğu anlamına gelir. Çünkü Arafat vakfesi, haccın farzlarından biridir.

Arafat Günü, sadece hacılar için değil, tüm Müslümanlar için büyük bir ibadet ve dua günüdür. O gün oruç tutanlara, geçmiş ve gelecek bir yıllık günahlarının affedileceği müjdelenmiştir.

“Arafat gününde tutulan oruç, geçmiş bir yılın ve gelecek bir yılın günahlarına kefarettir.” (Müslim, Sıyam 196)

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Veda Hutbesi

 

Miladi 632 yılında, Peygamber Efendimiz hayatındaki son haccını yaptı. Yaklaşık 120 bin sahabenin önünde, İslam’ın temel mesajlarını içeren Veda Hutbesi’ni Arafat’ta irad etti.

Veda Hutbesi’nin başlıca mesajları şunlardı:

1. İnsanların kanı, malı ve ırzı kutsaldır.

2. Faiz tamamen kaldırılmıştır.

3. Kadınlar Allah’ın emaneti olup onlara iyi davranılmalıdır.

4. Irkçılık yasaktır; üstünlük yalnızca takva iledir.

5. Kur’an ve Sünnet’e sarılın, sapkınlığa düşmeyin.

Ve Efendimiz o gün sahabelere şu önemli soruyu sormuştu:

“Yarın beni sizden soracaklar. Ne diyeceksiniz?”

Sahabeler hep bir ağızdan cevap verdiler: “Sen tebliğ ettin, görevini tamamladın, emaneti yerine ulaştırdın!”

Bunun üzerine Peygamberimiz, mübarek ellerini kaldırarak üç kez şöyle buyurdu:

“Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab!”

 

Ve işte tam o anda, Allah’tan son ilahi mesajlardan biri geldi: “Bugün sizin dininizi tamamladım, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” (Maide, 3)

Arafat, kıyamet gününe benzetilir.

 İnsanlar burada beyaz ihramlarıyla (kefen gibi) beklerler.

 Herkes dua edip Allah’a yalvarır.

 Allah’ın rahmetiyle kimlerin bağışlanacağı belli olur.

“Allah, Arafat Günü kadar başka hiçbir günde daha çok kulunu cehennemden azat etmez.” (Müslim, Hac 436)

Bu yüzden Arafat’ta edilen dualar reddedilmez.

Allah bizlere de Arafat’ın bereketinden nasip etsin ve dualarımızı kabul eylesin. AMİN.

 

 

 

 

 

 

Akabe Biatları: (Mekke'den Mina'ya doğru ilerleyen bir yol üzerindedir.)

İslam’ın yayılmasında ve Medine’de İslam Devleti’nin temelinin atılmasında kritik bir rol oynayan iki önemli olaydır.

Bu biatlar, hicretin kapısını açmış ve Müslümanlar için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

1. Akabe Biadında: İslam’ın ilk yıllarında, Mekke’deki müşrikler, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) ve Müslümanlara büyük baskılar yapıyordu. İslam’ı kabul edenler işkencelere maruz kalıyor, ekonomik ambargoya uğruyor ve toplumdan dışlanıyordu.

Bu zor günlerde, Medine’den gelen, Hazrec Kabilesi’nden 12 kişi, Evs Kabilesi’nden 1 kişi Toplam 13 kişi Peygamberimiz (s.a.v) ile gizlice görüşerek İslam’ı kabul ettiler. Böylece, Medine’de İslam’ın yayılması için ilk tohumlar atıldı ve Şu sözleri verdiler;

1. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar.

2. Hırsızlık yapmayacaklar.

3. Zina etmeyecekler.

4. Çocuklarını öldürmeyecekler.

5. Kimseye iftira atmayacaklar.

6. İyiliği emredip kötülükten sakınacaklar

Ardından Peygamberimiz (s.a.v), Müslümanlığı öğretmesi için Mus’ab bin Umeyr’i gönderdi.

Medine’de İslam hızla yayıldı, Mus’ab bin Umeyr’in davetiyle birçok kişi Müslüman oldu.

 

İkinci Akabe Biatı (Miladi 622, Hicretten 1 yıl önce)

Medine’den 75 kişi (73 ü erkek, 2 si kadın) Ensar olarak bilinen bu Müslümanlar, İslam’ı koruyacaklarına ve Peygamberimiz’e (s.a.v) bağlı kalacaklarına söz verdiler.

Bu biatta, Medineli Müslümanlar daha büyük bir sorumluluk aldılar. Peygamberimiz (s.a.v) onlardan şu konularda söz aldı:

1. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak.

2. Namaz kılmak ve zekât vermek.

3. Allah yolunda cihad etmek.

4. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) her durumda bağlı kalmak.

5. Peygamberimiz’i (s.a.v) kendi canlarını ve ailelerini korudukları gibi korumak.

Peygamberimiz (s.a.v) Abbas bin Ubâde’ye Şu Uyarıyı Yaptı:

Medinelilere büyük bir sorumluluk yüklendi, “Beni korursanız cennet sizin olacak, ama eğer bu yolda zorluklardan korkuyorsanız, şimdiden bırakın.”

Ancak Medineli Müslümanlar kararlılıkla şu cevabı verdiler: “Ey Allah’ın Resûlü! Biz seni kendi canlarımızı korur gibi koruyacağız. Sana bağlı kalacağız. Seni Mekke’de koruyamayanlar üzülmesin, çünkü artık Medine senin şehrindir!” dediler.

Medine, Müslümanların yeni merkezi oldu.

İslam Devleti’nin temelleri atıldı. Medine’de İslam Devleti’nin Kuruldu

Ensar ve Muhacir Kardeşliği Başladı

Medineli Müslümanlar (Ensar), Mekke’den hicret eden Müslümanlara (Muhacirler) kucak açtı. Bu kardeşlik, İslam tarihindeki en büyük dayanışma örneklerinden biri oldu.

Günümüzde de, ülkemize gelen suriyeliler hakkında aynı şeyler yaşanmadı mı? Ozaman da müşrikler. Peygamberimizi ve Sahabeleri Medinede istemiyorlardı. Müslümanlar Kol Kanat Germişti. Şimdide aynı olayın benzerini yaşadık.

Rabbim Bizlere Akabe de verilen biadı verebilmeyi ve Sözünü Tutabilmeyi nasip etsin. AMİN.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müzdelife ve Mina:

 

Müzdelife ve Mina, hac ibadetinin önemli duraklarıdır. Arafat’tan sonra hacılar geceyi Müzdelife’de geçirir, sabah namazını burada kılar ve şeytan taşlamak için Mina’ya geçerler. Bu iki mekân, Hz. İbrahim’in (a.s) ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) izlerini taşıyan mübarek yerlerdir.

 Müzdelife, Arafat ile Mina arasında yer alan bir bölgedir.

 Zilhicce’nin 9. gecesi hacılar burada konaklar ve sabah namazını kıldıktan sonra Mina’ya hareket ederler.

 Müzdelife’de vakfe yapmak haccın vaciplerindendir.

• Müzdelife'de vakfe (bekleme) yaparken, gecenin en az üçte ikisini burada geçirmek gereklidir. Bu, hac ibadetinin bir şartıdır ve bu süre, akşamdan sabaha kadar olan vakfe süresinin en az kısmıdır.

 Burada, hacılar şeytan taşlamada kullanacakları küçük taşları toplarlar.

 “Müzdelife” kelimesi, “yaklaşmak, Allah’a yönelmek” anlamına gelir.

 Buraya “Cem’” denmesinin sebebi, hacıların burada toplanmasıdır.

 “Meş’ar-i Haram” ismi, Kur’an’da geçen kutsal bir alanı ifade eder.

“Arafat’tan ayrıldığınızda Meş’ar-i Haram’da (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin…” (Bakara, 198)

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Veda Haccı’nda Arafat’tan Müzdelife’ye akşam vaktinde geldi. Burada akşam ve yatsı namazlarını cem etti (birleştirdi).

Geceyi burada geçirdi ve sabah namazını kıldıktan sonra, ellerini açarak uzun uzun dua etti. Sonra, Mina’ya doğru yola çıktı.

“Benim hac ibadetinden nasıl yaptığımı görün ve siz de öyle yapın.” (Müslim, Hac 310)

Hacılar burada, Mina’da şeytan taşlama ibadetinde kullanılacak 49 veya 70 taşı toplarlar.

Peygamberimiz (s.a.v) taşlarla ilgili şöyle buyurmuştur:

“Taşlarınızı küçük seçin. Ne aşırıya gidin ne de eksik bırakın.”

Bu taşlar mercimek veya nohut büyüklüğünde olmalıdır.

Mina:

Müzdelife ile Mekke arasında yer alan bir vadidir.

Burada hacılar, bayram günlerinde şeytan taşlar, kurbanlarını keser ve tıraş olarak ihramdan çıkarlar.

 Mina, Hz. İbrahim’in (a.s) oğlu Hz. İsmail’i Allah için kurban etmeye niyet ettiği yerdir.

 “Mina” kelimesi, “kan dökülmesi, istek ve arzu” anlamlarına gelir.

Hz. İbrahim (a.s), oğlu Hz. İsmail’i (a.s) Allah’ın emriyle kurban etmek için Mina’ya geldi. Yolda şeytan üç kez ona vesvese vermeye çalıştı.

 İlk yerde (Cemerat-ı Kübra): Şeytan, “Sen gerçekten oğlunu mu kurban edeceksin?” dedi.

 İkinci yerde (Cemerat-ı Vusta): Hz. İbrahim’e tekrar şüphe vermeye çalıştı.

 Üçüncü yerde (Cemerat-ı Sügra): Şeytan, Hz. İsmail’i kandırmaya çalıştı.

Ancak Hz. İbrahim (a.s) ve oğlu Hz. İsmail (a.s) Allah’a teslim oldular. Şeytana karşı yedişer taş atarak onu uzaklaştırdılar.

Bu olay, hac sırasında şeytan taşlamanın temelini oluşturdu.

Efendimiz: “Şeytan taşlama, Hz. İbrahim’in sünnetidir. Siz de onu uygulayın.”

Sahabeler Efendimize, “Ya Resulallah! Hangi sırayla yapmalıyız?” diye sordular.

Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:“Önce kurban kesin, sonra saçınızı tıraş edin, sonra şeytan taşlayın. Eğer sırasını değiştirirseniz de sakıncası yoktur.” Bu, haccın kolaylaştırılması adına büyük bir rahmetti.

Hacılar, Kurban Bayramı’nın 1., 2. ve 3. günleri şeytan taşlarlar.

 Bayramın 1. günü: Sadece Büyük Şeytan’a 7 taş atılır.

 Bayramın 2. ve 3. günü: Üç şeytana da 7’şer taş atılır.

 

Kurban Kesimi

 Şeytan taşlamadan sonra hacılar, Allah’a olan bağlılıklarını göstermek için kurban keserler.

 Hz. İbrahim’in (a.s) sünneti olarak, Allah yolunda fedakârlığın Göstergesidir.

 

Saç Tıraşı ve İhramdan Çıkış

 Kurban kesildikten sonra, erkekler saçlarını tamamen tıraş eder veya kısaltır.

 Kadınlar ise bir parmak ucu kadar saç keser.

 Böylece hacılar ihramdan çıkar ve günlük kıyafetlerini giyerler.

Allah bizlere de Müzdelife’de sabrı, Mina’da şeytana karşı direnmeyi ve Hz. İbrahim gibi Allah’a teslim olmayı nasip etsin! AMİN.

 

 

 

Cin Mescidi:

 Peygamber Efendimiz (s.a.v), bir gece Mekke’deyken cinlerle görüşmek üzere bir yere gitmeye niyetlendi.

 Yanına sahabelerden Abdullah ibn Mes’ud’u (r.a) da aldı.

 Gittikleri yer, günümüzde Cin Mescidi olarak bilinen bölgeydi.

 Peygamberimiz (s.a.v), İbn Mes’ud’a (r.a) Çizgi Çekiyor

 Efendimiz: Abdullah ibn Mes’ud’a (r.a) şöyle dedi:

“Buradan ayrılma! Burada sabit dur ve ne olursa olsun bu çizginin dışına çıkma.”

Abdullah ibn Mes’ud (r.a), emre uyarak çizginin içinde bekledi.

 Peygamber Efendimiz (s.a.v), biraz ilerleyerek cinlerle buluştu.

 Abdullah ibn Mes’ud (r.a), Peygamberimiz’i (s.a.v) göremiyor ama etrafında garip sesler ve uğultular duyuyordu.

 Farklı farklı sesler, iniltiler ve fısıltılar işitiyordu.

 Cinlerin Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) dinlediği anlaşılıyordu.

 Rivayetlere göre, çizginin dışına çıkmadığı halde bir anda etrafında gölgeler belirmeye başladı.

 Bazen rüzgarın sert estiğini, bazen de aniden sessizleştiğini hissetti.

 Korku ve heyecan içinde bekledi ama Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) emrine sadık kalarak çizginin dışına adımını atmadı.

 Uzun bir süre sonra, Peygamber Efendimiz (s.a.v) geri geldi.

 Abdullah ibn Mes’ud (r.a), neler olduğunu sordu.

 Peygamber Efendimiz (s.a.v), ona cinlerle konuştuğunu, onların bazı sorular sorduğunu ve İslam’ı anlattığını söyledi.

 Bir grup cinin Müslüman olduğunu, bazılarının ise inkar ettiğini bildirdi.

 Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) görevi sadece insanlarla sınırlı değildi, cinlere de tebliğde bulunmuştu.

2. Abdullah ibn Mes’ud (r.a), Resûlullah’a itaat ederek emrine sadık kalmış ve çizgiden çıkmamıştır. Bu, sahabelerin itaat konusunda ne kadar hassas olduklarını gösteriyor.

3. Cinler de bizim gibi sorumludur ve İslam onlara da tebliğ edilmiştir.

4. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) üstün cesareti ve Allah’a olan güveni, en ürkütücü ortamlarda bile davasını anlatmaya devam etmesini sağlamıştır.

Bu olay, Cin Suresi’nin inmesine de vesile olan hadiselerden biri olarak kabul edilir.

Şecere Mescidi:

Şecere Mescidi, Cin Mescidi ile Kabe'nin arasında bir noktada yer alır ve İslam tarihinde önemli bir olayı barındıran bir yerdir. Bu olay, Hicret'in 7. yılında, Hudeybiye Antlaşması'ndan önceki bir dönemde, Peygamber Efendimiz'in müşriklere karşı gösterdiği bir mucize ile ilgilidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir gün Mekke'deki müşriklere bir mucize göstermek amacıyla bir ağacın yanına gelmişti. O dönemde, bazı müşrikler, Peygamberimizin ilahi gücünü inkar ediyor ve onu küçümsemeye çalışıyordu. Bu durumu düzeltmek amacıyla, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), müşriklere ilahi kudreti göstermek için bir ağacı yanına çağırmış ve ağacın Peygamberimizin çağrısına uyarak, bir mucize olarak hareket etmesini istemiştir. Ağacın Peygamberimizin çağrısına karşılık olarak, yavaşça yerinden hareket ettiği ve Peygamber Efendimiz'in yanına geldiği rivayet edilmiştir.

Risale-i Nur’da Bediüzzaman Hazretleri;

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın enva'-ı mu'cizatından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki; şu mu'cize-i şeceriye, mübarek parmaklarından suyun akması gibi, manen mütevatirdir. Müteaddid suretleri var ve çok tarîklerle gelmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın emri için; ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarihan mütevatir denilebilir. Çünki meşahir-i sıddıkîn-i sahabeden Hazret-i Ali, Hazret-i İbn-i Abbas, Hazret-i İbn-i Mes'ud, Hazret-i İbn-i Ömer, Hazret-i Ya'lâ İbn-i Murre, Hazret-i Câbir, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Üsame Bin Zeyd ve Hazret-i Gaylan İbn-i Seleme gibi sahabeler; herbiri kat'iyyet ile, aynı mu'cize-i şeceriyeyi haber vermiş. Tâbiînin yüzer imamları, mezkûr sahabelerden herbir sahabeden ayrı bir tarîk ile, o mu'cize-i şeceriyeyi nakletmişler. Âdeta muzaaf tevatür suretinde bize nakletmişler. İşte şu mu'cize-i şecere, hiçbir şübhe kabul etmez bir tevatür-ü manevî-i kat'î hükmündedir.

Mektubat

Cennetü’l-Muallâ:

Bu Kabristan, Peygamberimiz’in (s.a.v) sevgili eşi Hz. Hatice’nin (r.a), dedesi Abdülmuttalib’in ve amcası Ebu Talib’in kabirlerini barındırmasıyla büyük ve manevi öneme sahiptir.

 Peygamber Efendimiz (s.a.v) de burayı sık sık ziyaret etmiş ve burada yatanlara dua etmiştir.

Bu kabristanda birçok sahabe ve İslam büyükleride yatmaktadır.

Bir rivayete göre, Hz. Hatice’nin (r.a) vefatından sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v), onun mezarı başında uzun süre dua etmiş ve gözyaşı dökmüştür.

Ayrıca, bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Sizden önce yaşayanlara selam olsun! Allah bizi de sizi de affetsin.” (Müslim, Cenaiz, 35)

 

Ci’râne Mikat (Hill Bölgesinde)

Ci’râne, Mekke ile Taif arasında, Mekke’ye yaklaşık 25 km uzaklıkta bulunan bir bölgedir.Huneyn Savaşı (Hicri 8. yıl / Miladi 630) sonrası, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) burada konaklamış ve savaş ganimetlerini dağıtmıştır.

Bu ganimetler, Müslümanların ele geçirdiği en büyük ganimetlerden biri olmuştur.

Ganimetler: 24.000 deve, 40.000 koyun ve keçi, 4.000 okka gümüşten oluşuyordu.

Huneyn Savaşı’ndan sonra, Mekke’ye girmek istemeyen Peygamberimiz (s.a.v.), önce Ci’râne’ye çekilmiş ve ihrama girerek buradan umre yapmıştır.

Bu olay, Ci’râne’yi özel bir mikat bölgesi yapmıştır.

Ci’râne’den ihrama girmek bir zorunluluk değil, bir tercihtir. 

 

Ten’îm Mikat (Hill Bölgesinde)

 Ten’îm, Mekke’nin yaklaşık 6-7 km kuzeyinde yer alır.

Mekke’nin Harem bölgesi dışındadır, ancak mikat sınırları içinde değildir.

Mekke’de bulunanların umre yapmak için çıkabilecekleri en yakın bölgedir.

Hz. Aişe (r.a.), Kadınlara Özel olan bir rahatsızlık sebebinden dolayı Kâbe’yi tavaf edemedi ve umre yapamadı.

 Hicri 10. yılın Zilhicce ayında, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Müslümanlar Veda Haccı’na niyetlenmişti.

Bu durum Hz. Aişe validemizi çok üzdü ve Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) dert yandı:

“Ey Allah’ın Resûlü! İnsanlar hac ve umre yaptı, ama ben sadece hac yaptım!”

Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. Aişe’nin umre yapabilmesi için Ten’îm’e çıkmasını söyledi.

Hz. Aişe validemiz, kardeşi Abdurrahman bin Ebî Bekir ile birlikte Ten’îm’e gitti, orada ihrama girerek Mekke’ye döndü ve umresini yaptı.

Hz. Aişe (r.a.), buradan ihrama girdiği için buraya “Aişe Mescidi” de denir.

 

Hudeybiye Mikat (Hill Bölgesinde)

Hudeybiye, Mekke’nin yaklaşık 18 km batısındaMikat sınırları dışında, Hill bölgesinde bulunmaktadır.

Hudeybiye, İslam tarihinde en önemli antlaşmalardan biri olan “Hudeybiye Antlaşması”nın yapıldığı yerdir.

Hudeybiye, İslam tarihinde büyük bir dönüm noktasıdır. Burada Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile Kureyş müşrikleri arasında önemli bir antlaşma imzalanmıştır.

Hicretin 6. yılında, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), savaş maksadı olmadan, sadece umre yapmak için 1.400 sahabe ile İhramlı bir şekilde Mekke’ye doğru yola çıktı.

Ancak, Mekkeli müşrikler, Müslümanların şehre girmesine izin vermedi ve gerilim arttı.

Hudeybiye bölgesinde taraflar bir anlaşma yapmak zorunda kaldı.

Anlaşmanın başlıca maddeleri şu şekilde;

Müslümanlar bu yıl Mekke’ye giremeyecek, ancak bir yıl sonra üç gün boyunca umre yapabileceklerdi.

Taraflar 10 yıl boyunca savaşmayacaktı.

Mekke’den bir kişi Müslüman olarak Medine’ye sığınırsa, Müslümanlar onu geri verecekti. Ama Medine’den biri Mekke’ye sığınırsa iade edilmeyecekti.

Arap kabileleri, istedikleri tarafla ittifak kurabilecekti.

Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra, Müslümanlar Mekke’ye giremeyeceklerini anlayınca büyük bir hüzün yaşadılar. Çünkü onlar umre yapmak için büyük bir heyecanla Medine’den yola çıkmışlardı.

Antlaşma imzalandıktan sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sahabelere ihramdan çıkmalarını, kurbanlarını kesmelerini ve saçlarını tıraş etmelerini emretti.

Ancak sahabeler, ilk anda bu emre uymakta tereddüt ettiler.

Birçoğu, belki Allah’tan yeni bir vahiy gelir ve Kabe’ye girmemize izin verilir diye düşünüyordu.

Onlar, Peygamber Efendimiz’in emrine karşı gelmiyordu, sadece üzüntü ve şaşkınlık içindeydiler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sahabelerin neden beklediğini görünce eşi Ümmü Seleme (r.a.)’nin çadırına gitti ve ona durumu anlattı.

Ümmü Seleme (r.a.), çok akıllıca bir tavsiyede bulundu:“Ya Resulallah! Sen dışarı çık, kurbanını kes ve tıraş ol. Onlar da seni görünce seni takip ederler.”dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) çıktı, hiçbir şey söylemeden kurbanını kesti ve saçlarını tıraş ettirdi.

Bunu gören sahabeler de hemen harekete geçti ve aynı şekilde kurbanlarını kesip ihramdan çıktılar.

Hatta, o kadar hızlı hareket ettiler ki, bazıları saçlarını tıraş ederken aceleyle birbirlerine zarar verme noktasına bile geldiler. (Saçlarının aralarından kanlar akıyordu)

Onlar, Efendimiz’i (s.a.v.) o halde görünce, onun kararının kesin olduğunu anlamış ve artık tamamen teslim olmuşlardı.

Hudeybiye Antlaşması zahiren bir kayıp gibi görünse de, aslında büyük bir zaferdi.

Peygamber Efendimiz’in sabrı, stratejik zekâsı ve Ümmü Seleme’nin hikmetiyle kriz başarıyla yönetildi.

Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Fetih Suresi indirildi:“Biz sana apaçık bir fetih verdik.” (Fetih Suresi, 1)

Bu olaydan iki yıl sonra, Kureyş antlaşmayı bozdu ve Mekke kılıçsız fethedildi.

Gönülleri Fethi olarak tarihe geçti. Kılıçsız kazanıldığı içinde burada sadece ihramlı değil, genel olarak ta hiçbir canlıya zarar verilmez. Ve kötü sözlerden olabildiğince kaçınılır.

Bu olay, Müslümanların Efendimize karşı saygılarının ve sadakatlerinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor.     Ayrıca, Hz. Ümmü Seleme’nin zekâsı ve görüşlerinin ne kadar önemli olduğunu da ortaya koymuştur.

Rabbim Bize Hudeybiye deki Feraseti ve Sadakati Nasip etsin. Yaptığımız umreleri kabul etsin.  AMİN..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Medine

Kuba Mescidi:

 Peygamber Efendimiz (s.a.v), Hicret yolculuğu sırasında Kuba’ya ulaştı.

 Burada 14 gün kadar konakladı.

 Ensar, büyük bir sevinçle Peygamberimiz’i (s.a.v) ve Hz. Ebu Bekir’i (r.a) karşıladı.

 Peygamber Efendimiz (s.a.v), Kuba halkına bir mescit inşa etmeyi teklif etti.

 Kendi elleriyle ilk taşları koyarak sahabeleri teşvik etti.

 Sahabeler büyük bir azimle çalıştı ve kısa sürede mescit tamamlandı.

 İslam’daki ilk mescit olarak tarihe geçmiştir.

Kuba Mescidi, Kur’an-ı Kerim’de Allah tarafından bizzat övülen bir mescittir. Tevbe Suresi 108. ayette şöyle buyrulmuştur:

“Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çok temizlenenleri sever. İlk günden takva üzerine kurulan bir mescit içinde namaz kılman elbette daha doğrudur.” (Tevbe Suresi, 108)

Bu ayette Kuba Mescidi’ne işaret edilmektedir. Çünkü buranın takva üzere inşa edilen ilk mescit olduğu bilinir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Kuba Mescidi’nde namaz kılmanın büyük sevap olduğunu söylemiştir.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Kim abdest alır, sonra Kuba Mescidi’ne giderek orada namaz kılarsa, ona bir umre sevabı yazılır.” (Tirmizi, Salat, 245; İbn Mace, İkame, 140)

Peygamber Efendimiz (s.a.v), her hafta Kuba Mescidi’ni ziyaret eder ve burada namaz kılardı.

Ya Rabbim Burada kıldığımız namazlarımızda bizlerede umre sevabını nasip eyle. AMİN.

 

 

 

 

 

 

 

Uhud Dağı ve Okçular Tepesi:

Uhud DağıMedine’nin kuzeyinde bulunan ve İslam tarihinde derin izler bırakmış önemli bir yerdir. Uhud, sadece bir coğrafi yapı değil, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ve sahabelerinin büyük bir imtihandan geçtiği bir meydandır.

Bu dağ, Uhud Savaşı’na sahne olmuş, Hz. Hamza (r.a), Mus’ab bin Umeyr (r.a) ve 70 sahabenin şehit olduğu yer olmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v), Uhud’a büyük bir sevgiyle bakmış ve şöyle buyurmuştur:

“Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever.” (Buhari, Cihad, 71; Müslim, Hacc, 503)

Uhud Savaşı, Mekkeli müşriklerin, Bedir Savaşı’nın intikamını almak istemesi üzerine gerçekleşmiştir.

 Bedir Savaşı (Hicri 2. yıl), Müslümanların büyük bir zaferiyle sonuçlanmıştı.

 Mekkeliler, bu mağlubiyetin intikamını almak için büyük bir ordu hazırladı.

 Ebu Süfyan komutasında 3.000 kişilik Mekkeli müşrik ordusu, Medine’ye doğru yola çıktı.

 Peygamber Efendimiz (s.a.v), sahabeleriyle istişare etti ve savaşın Medine dışında, Uhud’da yapılmasına karar verildi.

 Peygamber Efendimiz (s.a.v), 700 kişilik bir orduyla Uhud’a geldi.

 Uhud’un eteklerinde stratejik bir konum belirlendi.

 Okçular Tepesi’ne (Cebelü’r-Rumât) 50 okçu yerleştirildi ve onlara savaş bitmeden yerlerinden ayrılmamaları emredildi.

Savaşın ilk aşamasında Müslümanlar büyük bir üstünlük sağladı.

 Hz. Hamza (r.a), Ali (r.a), Zübeyr b. Avvam (r.a) ve diğer sahabeler müşrikleri geri püskürttü.

 Müşrikler dağılmaya başladı ve Müslümanlar zafer kazanıldığını düşündü.

 Müşriklerin kaçmaya başlaması üzerine, Okçular Tepesi’ndeki sahabelerin bir kısmı yerlerini terk etti.

 Halid bin Velid (o zaman müşrik ordusunda komutandı), bu fırsatı değerlendirdi.

 Müşrikler arkadan saldırarak Müslümanları iki taraftan kıstırdı.

 Bu beklenmedik saldırı Müslümanların düzenini bozdu ve büyük kayıplar yaşandı.

 Savaş sırasında Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) dişi kırıldı ve yüzü yaralandı.

 Müşrikler, “Muhammed öldü!” diye bağırarak Müslümanların moralini bozmak istedi.

 Şehitlerin en önde gelenlerinden biri de Mus’ab bin Umeyr (r.a) idi. Muhammed Öldü diye bağıranlar aslında Mus’ab bin Umeyr i (r.a) şehit etmişlerdi.

 Ancak Peygamberimiz (s.a.v) hayatta olduğunu gösterdi ve sahabeler tekrar toparlandı.

 Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) amcası Hz. Hamza (r.a), savaşın başında büyük kahramanlıklar göstermişti.

 Ancak, Vahşi adındaki Habeşli bir köle tarafından mızrakla şehit edildi.

 Hind bint Utbe (Ebu Süfyan’ın eşi), Hz. Hamza’nın (r.a) bedenini parçaladı ve kalbini çıkardı.

 Peygamber Efendimiz (s.a.v), Hz. Hamza’nın (r.a) naaşını görünce gözyaşlarına boğuldu.

 Bu savaşta 70 sahabe şehit düştü.

 Peygamber Efendimiz (s.a.v), Uhud şehitleri için çok üzüldü ve onların cennetlik olduklarını müjdeledi.

 Müşrikler, Müslümanları ağır kayıplara uğratmasına rağmen Medine’yi ele geçiremediler.

 Müslümanlar savaş meydanından çekildi ve Uhud bir ders niteliğinde tarihe geçti.

 Bu savaş, Müslümanlara itaatin ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) emirlerine uymanın önemini gösterdi.

• Okçular Tepesinden inenler ile ilgili herhangi bir rivayet aktarılmamış. Ve onlar ya sahabe olarak kalmışlar, yada şehit olmuşlar.

 

Uhud’un Bize Öğretmeli

1. Liderin emirlerine uymak hayati derecede önemlidir.

2. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olması gerekmektedir.

3. Müslümanlar, her zaman sabırlı ve dirençli olmalıdır.

4. Uhud, sadece bir savaş değil, aynı zamanda bir sadakat ve fedakârlık dersidir.

Uhud, İslam tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu savaş, sabır, iman ve Allah’a bağlılık açısından büyük dersler içermektedir.

 Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ve sahabelerinin gösterdiği cesaret, Uhud’un manevi değerini artırmıştır.

 Uhud’un sessiz dorukları, hâlâ Hz. Hamza’nın (r.a) ve diğer şehitlerin fedakârlıklarını anlatmaktadır.

Risale-i Nur’da Üstadımızın Uhud’a nasıl baktığını görelim.

MÜHİM BİR SUAL: Fahrü'l-Âlemîn ve Habib-i Rabbü'l-Âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidâyetinde mağlûbiyetinin hikmeti nedir?

Elcevap: Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı Sahabede bulunan ekâbir-i Sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zatlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlâhiye, hasenât-ı istikbaliyelerinin bir mükâfât-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki Sahabeler, müstakbeldeki Sahabelere karşı mağlûp olmuşlar. tâ, o müstakbel Sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.

Allah Bizleride Yanlışlarından ders çıkaran ve doğruya yola dönmüş kullarından olmayı nasip eylesin. AMİN.

 

Kıbleteyn Mescidi:

Kıbleteyn, Arapça’da “iki kıble” anlamına gelir.

İslam’ın ilk yıllarında, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Müslümanlar, namazda ilk kıble olarak Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yöneliyorlardı.

Ancak, Hicri 2. yılın şaban ayında Miladi 624 te, Allah’tan bir vahiy geldi ve kıble değiştirildi. Yeni kıble, Mekke’deki Kâbe oldu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabeler, Burada namaz kılarken yeni kıblenin (Mekke’ye yönelme) vahyi geldi.

“Biz, sana bir kıbleyi, senin hoşnut olacağın şekilde seçmekteydik. O hâlde yüzünü, Mescid-i Haram’a çevir.” (Bakara, 144)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sahabelerle birlikte aniden kıbleyi değiştirdi ve Sahabelerin ortasından geçerek Kudüs’ten Mekke’ye yöneldiler. Bu olay, Kıbleteyn adıyla tarihe geçmiştir.

Kıblenin değişmesi, ilk başta bazı Müslümanlar için zorlu bir durum oluşturdu, özellikle Medine’deki Yahudi topluluğu, bu durumu eleştirerek Müslümanları küçümsemeye çalıştı.

Yahudi toplumu, kıblenin değişmesini, İslam’ın temelsizliğine delil olarak kullanmaya çalıştı, ancak Allah’ın hikmeti gereği bu olay İslam’ın doğruluğunu ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) doğru yolda olduğunu kanıtlayan bir işaret oldu.

Rabbim bizleride doğru yolda doğru yönde olanlardan eylesin. AMİN.

 

Hendek ve Yedi Mescidler:

İslam tarihinde önemli bir yer tutan savaşlardan biridir. Bu savaşta, Müslümanlar Medine'yi savunmak için büyük bir mücadele vermişlerdir.

Bedir Savaşı'nda yenilen Mekkeli müşrikler, Uhud Savaşı'nda Müslümanlara karşı kısmen başarılı olmuşlardı. Ancak bu zaferlerine rağmen, Müslümanları ve İslam'ı tamamen yok edemediler. Bu nedenle bir yıl sonra, yaklaşık 10.000 kişilik büyük bir orduyla Medine'ye doğru yola çıktılar. O dönemde Medine'deki Müslümanların sayısı yaklaşık 3.000 civarındaydı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), müşriklerin Medine’ye girmesini önlemek için ashabıyla istişarelerde bulundu. Sahabelerden Selman-ı Farisi’nin önerisiyle Medine’nin açık olan bölgesine hendek kazılması kararlaştırıldı. Bu hendek, Sel Dağı'nın eteklerinden Uhud Şehitliği’ne kadar uzanıyordu ve yaklaşık 5-6 km uzunluğundaydı. Genişliği ise bir atın atlayamayacağı kadar büyük ve 5 metre derinliğindeydi.

Hendek kazma çalışmaları sırasında Müslümanlar büyük zorluklarla karşılaştılar. Açlık ve susuzluk çektikleri için zaman zaman karınlarına taş bağlamak zorunda kaldılar. Bu süreçte, sahabelerden Cabir bin Abdullah, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) evine davet etti ve ona küçük bir yemek hazırladı. Ancak Peygamber Efendimiz, kazı çalışmalarına katılan tüm askerleri de yanına alarak Cabir’in evine götürdü. Allah’ın izniyle, az miktardaki bu yemek herkes için yeterli oldu. Bu olay, savaşın zaferle sonuçlanacağının bir işareti olarak kabul edildi.

Müşrikler, 27 gün boyunca Medine’yi kuşatmalarına rağmen hendeği aşamadılar. Allah’ın izniyle, meydana gelen büyük bir kasırga müşrik ordusunu zor durumda bıraktı ve sonunda geri çekilmelerine sebep oldu. Bu zaferin ardından Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Cebrail Aleyhisselam’ın bildirmesiyle Medine’nin güneyindeki Beni Kureyza Yahudileri üzerine yürüdü. 17 gün süren kuşatma sonucunda, Beni Kureyza teslim olmak zorunda kaldı. Hendek kazımı sırasında Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kazmayla taşlara vurduğunda çıkan kıvılcımları sahabelere müjde olarak yorumladı. Bu kıvılcımlar, Fars diyarının, Şam’ın, İstanbul’un ve Yemen’in fethedileceğine işaret ediyordu. Zamanla bu müjdeler gerçekleşti ve İslamiyet büyük zaferler kazandı.

Hendek Savaşı’nın gerçekleştiği bölgede sonradan "Yedi Mescitler" olarak bilinen bazı mescitler inşa edilmiştir. Bunların en önemlisi Fetih Mescidi’dir. Burası, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) savaş sırasında dua ettiği ve ordusunu yönettiği yerdir. Diğer mescitler, sahabelerin çadır kurup konakladıkları alanlar olarak kabul edilir. Bu mescitler, Emevi halifelerinden Ömer bin Abdülaziz döneminde inşa edilmiştir.

·       Fetih Mescidi

·       Selman-ı Farisi Mescidi

·       Hz. Ebu Bekir Mescidi

·       Hz. Ömer Mescidi

·       Hz. Osman Mescidi

·       Hz. Ali Mescidi

·       Sa’d bin Muaz Mescidi (bazı kaynaklarda Hz. Fatıma Mescidi olarak da geçer)

·       Hendek Savaşı, Müslümanların Medine’yi başarıyla savundukları, büyük bir imanın ve fedakârlığın göstergesi olan önemli bir savaştır. Bu zaferden sonra Mekkeli müşrikler, bir daha Medine’ye saldırmaya cesaret edemediler. Nihayetinde, Hudeybiye Antlaşması ve ardından Mekke’nin fethi ile İslam’ın zaferi kesinleşmiş oldu.

Rabbimiz, Bedir’de, Hendek’te olduğu gibi her zaman Müslümanları muzaffer kılsın. Amin.

 

Cuma Mescidi:

Efendimiz (s.a.v.), hicret sırasında Mekke’den Medine’ye doğru yola çıktığında, ilk olarak Medine’ye yaklaşık 5 km uzaklıktaki Kuba bölgesine ulaştı. Burada birkaç gün kalarak Kuba Mescidi’ni inşa etti. Daha sonra Medine’ye doğru ilerlerken Ranuna Vadisi’ne geldi. Burada Cuma günü sabah saatlerinde konakladı ve ilk Cuma namazını kıldırdı.Bu olaydan dolayı buraya Cuma Mescidi adı verilmiştir. Bu mescit, İslam’daki ilk Cuma namazının kılındığı yer olarak büyük bir manevi değere sahiptir.

İlk Hutbe: Peygamber Efendimiz burada İslam’ın esaslarını, Müslümanların birliğini ve Allah’a olan bağlılığın önemini anlatan bir hutbe verdi.

 Müslümanların Birliği: İlk defa Medine halkı ile Muhacirler (Mekke’den gelen Müslümanlar) burada toplu halde ibadet etti. Bu durum, İslam kardeşliğinin güçlenmesine katkıda bulundu.

Allah bizimde birlik ve beraberliğimizi daim eylesin. AMİN.

 

Gars Kuyusu (Bir-i Gars):

 Efendimiz (s.a.v.), bu kuyudan su içmiş ve suyunun lezzetli olduğunu belirtmiştir.

 Bu nedenle kuyu, sahabeler ve sonraki nesiller tarafından özel bir anlam kazanmıştır.

 Rivayetlere göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), vefat etmeden önce kendisinin yıkanması için Gars Kuyusu’nun suyunun kullanılmasını istemiştir.

 Vefat ettiğinde, sahabeler bu kuyudan su alarak Efendimiz (s.a.v.) gasli (yıkanma işlemi) için kullanmışlardır.

 Hadislerde Gars Kuyusu’nun Cennet kaynaklarından biri olduğu rivayet edilmiştir. İbn Mâce, Sünen, Cenâiz, 65; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/489

Yine Başka Bir Hadis’te “Bu, cennet pınarlarından bir pınardır.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/489)

 Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Bu kuyu cennet kuyularından bir kuyudur.” buyurmuştur.

Rabbim Ahirette de bunun gibi cennet sularından içmeyi bizlere nasip eylesin. AMİN.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Taif

Taif’in Önemi ve Efendimiz (s.a.v.) Taif Yolculuğu;

 Taif, Mekke’nin yaklaşık 90-100 kilometre güneydoğusunda yer alan bir şehirdir. Diğer Arap şehirlerinden farklı olarak serin iklimi, verimli toprakları ve tarımsal üretimi ile öne çıkmıştır. Burada özellikle üzüm bağları, nar ve incir bahçeleri bulunmaktadır. Aynı zamanda, Taif halkı tarım ve ticaretle uğraşarak Mekke pazarlarına ürün tedarik eden önemli bir ekonomik merkez haline gelmiştir.

Ticaretin yanı sıra, Taif Mekke ile güçlü sosyal bağlara sahip bir şehir idi. Mekke’nin önde gelen ailelerinin burada yazlık evleri bulunur, Mekkeliler sıcak yaz aylarında Taif’e gelip dinlenirdi. Mekke satıcı, Taif üretici konumundaydı ve bu iki şehir birbirini ekonomik anlamda tamamlıyordu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), İslam’ı anlatırken Mekke’de büyük zorluklarla karşılaşmıştı. Özellikle Müşriklerin baskısı, boykot dönemi ve amcası Ebû Tâlib ve 3 gün sonrada eşi Hz. Hatice’nin (r.a.) vefatı, O’nu oldukça zor bir sürece sokmuştu. Çünkü En Yakın destekçileriydi. Bu yüzden yeni bir destek arayışı içerisindeydi. İşte bu noktada Taif önemli bir seçenek olarak görülüyordu.

Eğer Taif halkı İslam’ı kabul etseydi, bu durum Mekke’de de büyük bir yankı uyandıracaktı. Çünkü Taif’in Mekke ile olan ticari, sosyal ve kültürel bağları çok güçlüydü. Ancak bu yolculuk, aynı zamanda büyük bir risk de taşıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.), sahabelerini Habeşistan’a göndermişti ama kendisi oraya gidemedi. Çünkü O, bu davanın lideriydi ve bir lider sığınmacı olamazdı. Habeşistan’a gitseydi, orada güvenli bir hayat yaşayabilirdi ama bu, davanın Mekke’de zayıflaması anlamına gelirdi. Bu yüzden kaçmayı değil, mücadeleyi tercih etti ve Taif’e gitmeye karar verdi.

Hz. Peygamber (s.a.v.), en sadık sahabelerinden biri olan Zeyd bin Hârise (r.a.) ile birlikte Taif’e doğru yola çıktı. Burada yaklaşık on gün boyunca Taif’in ileri gelenleriyle görüştü ve onları İslam’a davet etti. Ancak Taif halkı, İslam’ı kabul etmek bir yana, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) çok sert bir şekilde karşı çıktı.

Şehrin önde gelenleri, Peygamberimiz’in (s.a.v.) davetini reddettikleri gibi halkı da kışkırttılar. Efendimiz (s.a.v.) ve Zeyd bin Hârise (r.a.), şehirden çıkarken küçük çocuklar ve ayak takımı tarafından taşlanarak ağır şekilde yaralandılar. Hz. Zeyd, Peygamberimiz’i (s.a.v.) korumaya çalışırken kendisi de yaralandı.

Bu olay, Efendimiz’in hayatındaki en zor anlardan biri olarak kabul edilir. Ayakları kanlar içinde bir bağa sığındığında, ellerini semaya açarak şu duayı etti:

“Allah’ım! Güçsüz ve çaresiz kaldım, insanlar gözünde küçüldüm. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Beni kimlere bırakıyorsun? Beni düşmana mı teslim ediyorsun? Eğer bana olan gazabın yoksa, çektiğim sıkıntılara aldırmam. Ancak Sen’in rızanı dilerim…”

Tam bu esnada Cebrail (a.s.) Peygamber Efendimiz’in yanına geldi ve şöyle dedi:

“Ey Muhammed! Allah, senin bu halini görüyor. Dilersen şu dağlarla Taif halkının üzerine kapatırım ve hepsini yok ederim.”

Ancak Peygamber Efendimiz’in merhameti burada bir kez daha ortaya çıktı. O, intikamı değil, hidayeti diledi ve şu cevabı verdi:

“Hayır, hayır! Ben onların helak olmasını değil, hidayet bulmasını istiyorum. Belki onların soylarından iman edenler çıkar.”

Gerçekten de, ilerleyen yıllarda Taif halkının tamamı İslam’la şereflendi. Ve arabistanda islam alimlerinin Taif ten çıktığını ve Efendimiz’in bu affediciliği, İslam ahlakının en büyük örneklerinden biri oldu.

Bu dua, O’nun ne kadar büyük bir sabır ve tevekkül içinde olduğunu da gösteriyor.

Allah Bize Peygamberimize Yakışır bir ümmet olmayı nasip etsin. AMİN

Hz. Abdullah Bin Abbas (r.a) Mescidi:

Hz. Abdullah Bin Abbas (r.a) kimdir?

Annesi: Ummül-Fadl, Hz. Abbas’ın (r.a) kızı, Peygamber Efendimiz’in halasının kızıdır.

Babasının ismi: Hz. Abbas (r.a), Peygamber Efendimiz’in amcasıdır. Bu nedenle Hz. Abdullah bin Abbas, Peygamber (s.a.v.) ile akrabadır.

Hz. Abdullah bin Abbas, çok genç yaşta İslam’a girmiş ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile sıkça birlikte olmuştur. İslam’a katıldığında henüz çocuktu, fakat onun ilmi ve anlayışı çok ileriydi.

Efendimiz (s.a.v.)’den duyduğu birçok hadis rivayet etmiştir. Kendisinin sahabeler arasında hadis rivayeti konusunda en önde gelen kişilerden biri olduğu söylenir. Hatta Şöyle; Hz. Ebu Hureyre (r.a) 1. Sırada 7000 civarında hadis rivayet etmiştir. 2. Sırada ise Hz. Abdullah Bin Abbas ise yaklaşık 6000 hadis rivayet etmiştir.

Fakat Hz. Ebu Hureyreden Daha az hadis rivayet etmesinin birkaç sebebi var;

1.        Hz. Abdullah bin Abbas’ın daha çok Kur’an’ın tefsiri ve fıkıh bilgisi üzerinde yoğunlaşmış olmasıdır. O, ayrıca çok derin bir alim olarak, özellikle dini ve ilmi konularda önemli görüşler ortaya koymuştur.

Yarıştırıyor gibi olmasın Allah Muhafaza Sadece Aralarında ki Farkları izah için anlatıyoruz.

Hz. Abdullah bin Abbas, Hz. Osman’ın halifeliği döneminde büyük bir rol oynadı. Özellikle Hz. Ali’nin halifeliği sırasında da önemli bir danışmandı.

Endülüs, Mısır ve Irak’a yönelik İslam fetihlerinde görev almış ve orada önemli bir eğitimci ve lider olarak görev yapmıştır.

İslam hukukunda derin bir bilgiye sahipti ve sahabe arasında fıkıh konusunda da otorite kabul edilirdi. Onun görüşleri, birçok İslam âlimi tarafından kabul edilmiştir.

Daha fazla hadis rivayet eden sahabe, Hz. Ebu Hureyre (r.a) olup, Hz. Abdullah bin Abbas (r.a) ise önemli bir hadis ravisi ve tefsir âlimi olarak büyük bir ilmî miras bırakmıştır.

Taif’te vefat etmesinin önemi, Abdullah bin Abbas’ın burada ilmi çalışmalar yapmış olması, Taif’i önemli bir dini merkez haline getirmiştir.

 

 

Hz. Addas (r.a) Mescidi:

Peygamberimiz (s.a.v) taşlar attılar, onu yaraladılar ve nihayetinde yorgun ve bitkin bir halde bir bağa sığınmak zorunda bıraktılar.

Sığındığı bu bağ, Taif’teki müşrik liderlerden Utbe ve Şeybe bin Rebia’ya aitti. İki kardeş, bağlarındaki köleleri Addas’a bir salkım üzüm vererek, bunu Peygamberimize götürmesini söylediler

Hz. Addas, üzümü alıp Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) sundu. Ancak Peygamberimiz, üzümü almadan önce “Bismillah” (Allah’ın adıyla) diyerek dua etti. Bu sözü işiten Hz. Addas, şaşkınlıkla ona dönerek:

“Bu bölgede böyle bir dua eden kimse yok. Sen kimsin?” diye sordu

Peygamberimiz tebessümle cevap verdi:

“Ben Allah’ın elçisiyim. Mekke’denim. Peki, sen nerelisin?”

Hz. Addas:

“Ben Ninova’lıyım.”

Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.), Ninova’nın adını duyunca şöyle dedi:

“O, kardeşim Yunus bin Metta’nın memleketidir.”

Bu sözler Hz. Addas’ı daha da şaşırttı. Gözleri büyüdü ve heyecanla sordu:

“Sen, Yunus Peygamber’i nereden biliyorsun?

Peygamberimiz, Hz. Yunus’un da kendisi gibi Allah’ın bir peygamberi olduğunu ve aynı görevi yerine getirdiğini açıkladı. Bu sözler, Hz. Addas’ın kalbine derin bir etki bıraktı. O ana kadar İslam hakkında hiçbir şey duymamıştı, ancak Peygamberimizin sözleri, ona hakikatin kapılarını açıyordu. Gözleri yaşlarla doldu, bir an bile tereddüt etmeden, ellerini uzattı ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ellerini ve ayaklarını öperek Müslüman oldu.

Hz. Addas, İslam’ı kabul eden ilk Taifli ve ilk Hristiyanlardan biri olarak tarihe geçti. Onun bu samimi dönüşü, zor günler geçiren Peygamberimiz için de bir teselli kaynağı oldu. Çünkü Allah, O’na Taif’te düşmanlık edenlerin yanı sıra, gönlünü İslam’a açan bir kalp de nasip etmişti.

Burası, Hz. Addas’ın İslam’ı kabul ettiği yer olarak bilinir ve bu olayın hatırasını yaşatmak amacıyla inşa edilmiştir.

Müslümanlar için kutsal bir hatıra olarak kabul edilmiş ve burada küçük bir mescit inşa edilmiştir. Tam olarak ne zaman yapıldığı bilinmemekle birlikte, Osmanlı ve daha sonraki dönemlerde restore edildiği düşünülmektedir.

 

 

 

El-Kuu Mescidi:

Mescidin en önemli özelliği, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Taif’te yaşadığı zorluklardan sonra burada dinlenmiş olmasıdır. Rivayete göre, Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) gelip,

“Dilersen Allah bu yöre halkını helak eder.” demiştir. Ancak Peygamber Efendimiz (s.a.v.) böyle bir şey istemediğini, kendisinin rahmet peygamberi olarak gönderildiğini ifade etmiştir.

Bu olayın ardından Peygamberimiz (s.a.v.), Allah’a dua ederek yalnızca O’na muhtaç olduğunu ve O’ndan başka yardım edecek kimsenin olmadığını dile getirmiştir. Bu dua, İslam tarihindeki en anlamlı dualardan biri olarak kabul edilir.

Kuğu Mescidi’nin Konumu ve Mimari Yapısıda şu şekildedir;

 Mescit, Ebu Zübeyde Dağı’nın eteklerinde yer almaktadır.

 Rivayetlere göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buraya geldiğinde bir kayanın üzerine dirseğini dayamış ve kaya, O’nun dirseğine göre şekil almıştır.

 Osmanlı döneminde, bu hatırayı yaşatmak için mescidin bulunduğu yere bir ibadet mekânı inşa edilmiştir.

 Mescit, Taif’teki Vecid Vadisi’nde yer almakta olup, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) dinlendiği kutsal yerlerden biridir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bedir

Efendimiz SAV’in büyük zorluklar içerisinde yaptığı bu işleri görmek, gerçekten çok zor. Bugün, bizler klimalı arabalara binip, Medine den yola çıkıp rahatça varabiliyoruz. Ancak, Efendimiz (sav), o zamanlar develerin ve atların sırtında, 45-50 dereceye varan sıcaklık altında bu yolları kat etti. O günlerde Medine’den yola çıkarken, Ramazan’ın ilk günleriydi. Yolda oruç tutmak, büyük bir zorluktu, fakat Efendimiz (sav) bu zorluklara rağmen, oruçlarını tutarak yola devam ettiler.

Medine de Sukya denilen bölgede, Efendimiz (sav) ordusunu topladı. O gün, 300’ün üzerinde asker vardı ve bu askerlerin çoğu, yaşları küçük olanlardı. 11-12 yaşlarında. Amaç, Mekke’den Ebû Süfyan’ın komutasındaki büyük kervanı ele geçirmek.

Müslümanlar, Mekke’den Medine’ye hicret ettikleri için, Mekkelilere ait mallarına el konulmuştu. Müslümanlar aslında hak etmedikleri bir şey almıyorlardı, tam tersine, kendi mallarının bedelini ödemek amacıyla, Mekke’li müşriklere ait o kervanı ele geçirmek istiyorlardı.

Ancak Ebû Süfyan, akıllı bir komutan olarak, kervanı farklı bir yoldan geçirerek Müslümanların önünden kaçırmayı başardı. Bunun üzerine, Efendimiz (sav) ve ordusu, 300 küsür kişilik bir birlikle, kervanın geçtiği yerleri takip etmeye devam etti.

Yolda, Efendimiz (sav), Ebu Eyyûb el-Ensarî’den, ordusunun sayısını öğrendi. Hz. Eyyûb Efendimiz’e askerlerin sayısını bildirdi ve “Ya Resûlallah, 313 kişiyiz” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (sav), memnun bir şekilde şu ifadeyi kullandı:

“Desene, tam Talut’un askerleri kadarız. Onlar da bu kadar, biz de bu kadarız. İman adına mücadele veren bizler de, tıpkı Talut’un askerleri gibi, hak ve batıl mücadelesinin zirve noktalarındayız.”

Bu mücadelenin zirve noktalarından biri Bedir Savaşıydı. Burada, hak ile batılın mücadelesi tüm şiddetiyle ortaya çıktı. O mücadele, kıyamete kadar devam edecek ve bizler de her zaman hakkın tarafında yer almayı temenni ediyoruz.

Efendimiz (sav), sahabesinin desteğiyle yola çıkmıştı. Ancak, Ebu Süfyan’ın kervanını farklı bir yoldan geçirdiğini öğrenince, amaçlarının değiştiğini fark etti. Efendimiz (sav), bu durumu değerlendirmek için sahabesine danışmaya karar verdi, çünkü asıl amaç savaş değil, kervanın ele geçirilmesiydi.

Efendimiz (sav), sahabelere; “Ne diyorsunuz ey Müslümanlar? Ebu Süfyan kervanı alıp götürdü, ne yapalım? Savaş mı yapalım, yoksa geri dönelim?”

Hz. Ebû Bekir hemen söz alarak şöyle der:

“Ya Resûlallah, ne istersen, sen nasıl istersen, biz seni takip edeceğiz. Yürü, biz de senin aranda yürüyeceğiz; otur, biz de oturacağız. Bizi nasıl kullanmak istersen, öyle kullan.”

Hz. Ebû Bekir’in bu sözleri, Efendimiz’i çok memnun etti.

Ancak Efendimiz (sav), bir kez daha sahabesine danışmak ister. Sahabe görüşlerini belirtmek için sırayla söz alır. Bu sefer Hz. Ömer ayağa kalkarak şöyle der:

“Ya Resûlallah, bizler senin elinde çekilmiş kılıçlarız. Bizim için senin ne emrettiğin önemli, ister bu kılıçları kullan, ister kına koy, senin isteğine boyun eğeriz.”

Hz. Ömer’in bu sözleri de Efendimiz (sav) tarafından memnuniyetle karşılanır.

Fakat Efendimiz (sav), bir kez daha sorar:

“Ne diyorsunuz? Görüşünüz nedir?”

Bu kez Miktat İbni Amr ayağa kalkar ve şu şekilde der:

“Ya Rasulallah, ne istersen, nasıl istersen, biz sana uyarız. Eğer savaşmak istiyorsan, biz savaşırız. Eğer barışa dönmek istiyorsan, barışa döneriz. Ne istiyorsan onu yap, biz seninle birlikteyiz.”

Ve Miktat İbni Amr, başka çok anlamlı sözler de söyler:

“Biz, Beni İsrail gibi olmayacağız. Onlar, peygamberlerine şöyle demişti: ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada bekleyeceğiz.’ Biz böyle demeyeceğiz. Yürü, ya Resûlallah, biz de senin arkandayız.”

Miktat’ın bu sözleri, sahabeye olan güveni pekiştirmiştir.

Efendimiz (sav), tüm sahabesinin görüşlerini dinledikten sonra, bir kez daha sorar:

“Ey Müslümanlar, bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

Ve son olarak, Sa’d bin Muâz ayağa kalkar ve şöyle der:

“Ya Resûlallah, senin ne emrettiğin bizim için her şeyden daha değerli. Allah’ın izniyle biz seni izliyoruz.”

Sa’d bin Muâz, Bedir Savaşı’nda büyük bir kahramanlık gösterdi. Efendimiz’in (sav) kararlarını destanlar yazacak kadar önemli bir rol üstlendi. Bedir’deki bu destan, Sa’d bin Muâz’ın kararlılığı ve fedakârlığı sayesinde çok anlam kazandı. Bu kahramanlık, daha sonra “Sa’d bin Muâz’ın mescidinin inşa edilmesinin temeli oldu. O dönemde, Efendimiz’in çadırının bulunduğu alanda şimdi büyük bir mescit bulunmaktadır.

Bu mescid, Sa’d bin Muâz’ın Bedir’deki kahramanlığının anısına inşa edilmiştir ve her zaman bu kahramanlık hatırlanacaktır.

Bedir Savaşı’na doğru ilerlerken Sa’d bin MuâzEfendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) verdiği sözü bir kez daha gösterir.

Sa’d bin Muâz şöyle der:

“Ya Resûlallah, şurada Kızıldeniz’i görüyorsun, değil mi? Eğer bize deseydin ki, ‘Dalın bu denize,’ biz bir tek kişi bile geride kalmayacak, hepimiz derhal dalarız. Yürü, ya Resûlallah, senin arkanda olacağız. Bizim için başka bir şey yok, sadece senin yanındayız ve her durumda seni korumaya hazırız.”

Sa’d bin Muâz’ın bu sözleri, Efendimiz’i (sav) derinden etkilemiş ve ona büyük bir moral kaynağı olmuştur. Bedir Savaşı’na hazırlanırken, Sa’d bin MuâzEfendimiz (sav)’in yanında her zaman cesurca durmuş, ona olan sadakatini ve sevgisini kelimelerle ifade etmiştir.

Bedir Savaşı’nda, Efendimiz (sav) ordusunu düzenlerken, savaşın seyrine dikkat etmiş ve her bir adımını dikkatlice planlamıştır.

Savaş alanına geldiğinde, Efendimiz (sav), ordusunu yerleştirirken kuyuların stratejik olarak önemli olduğunu anlamıştır. Sahabe, Tübab bin Münzir gibi yiğitler, Efendimiz (sav)’e savaş alanının düzeni hakkında önerilerde bulunmuşlardır.

Tübab bin MünzirEfendimiz’e (sav) şöyle sorar: “Ya Resûlallah, ordunun burada konuşlanması, Allah’ın emri mi, yoksa senin tercihin mi?”

Eğer Allah’ın emri ise hiçbir itiraz olmadığını, ama eğer kendi tercihi isekuyuları arkada bırakmanın, düşmanın eline geçmemesi açısından daha faydalı olacağı yönünde bir görüş belirtir. Bu öneri kabul edilir ve ordunun konumu yeniden düzenlenir.

Savaş Başlıyor: Efendimiz (sav), sahabenin yerleşimini düzenlerken, askerleri kılıçlılar ve okçular olarak saf tutmaya yönlendirir. Böylece her bir asker, hangi durumda hangi rolü üstleneceğini bilir. Herkes, görevini en iyi şekilde yapmaya kararlıdır.

Ancak bir sahabe, Huzeyye İbn-i Şerik gibi, çok cesur ve neşeli bir yiğit, Efendimiz (sav)’in geçişi sırasında önde durmaya devam eder. Efendimiz (sav), Huzeyye yi üç kez uyarmasına rağmen, o yine de yerinden kıpırdamaz. Sonunda, Efendimiz (sav)Huzeyye yi ciddi bir şekilde uyarır:

“Sana geriye git demedim mi?” diye elindeki asasını karnına değiriyor.

Huzeyye, Efendimiz’in (sav) bu uyarısına canı yanarak cevap verir:

“Ya Resûlallah, canımı acıttın aynısını bende istiyorum.”

Bir komutana bir peygambere diyor. Efendimiz anında göbeğini açıyor, asasını veriyor, Aynısını yap diyor. O anda Huzeyye İbn-i Şerik eğiliyor. Efendimiz (s.a.v) göbeğine öpücük konduruyor. Efendimiz onu kaldırdığında gözyaşları içerisinde, “Niye böyle yapıyorsun?” diyor.

“Ya Resulallah, bilmiyorum. Biraz sonra savaş başlayacak, kelleler verilecek, yerler alınacak. Belki de ben bu meydanda şehit olarak hayatımı tamamlayacağım. İstiyorum ki, bu dünyada son nasibim, Senin o mübarek bedenine kondurduğum bir öpücük olsun.”

Efendimiz (sav) duygulanıyor, sarılıyor ve onu teskin ediyor. Böyle hallerin yüzlercesinin yaşandığı bir meydan Bedir Meydanı.

Efendimizin (sav) ordusu, karşısındaki Mekkeliler ile savaşmaya başlamadan önce, meydana çıkan üç kişilik bir grup vardı: Velid, Utbe, Şeybe.

Bu kişiler, Mekke ordusunun en güçlü ve tecrübeli savaşçılarıdır. İstedikleri, Efendimizin (sav)’in karşısında bir meydan okumada bulunmak.

“Ey Müslümanlar, içinizden yiğitler çıksın da karşımıza gelsin!” derler. Bu çağrı üzerine, Efendimiz (sav) ‘in önüne hemen 3 yiğit geliyor Avf, Muaz ve Muavviz. Bunlar Daha Çocuklar.

Efendimiz (sav)’in bu isteği üzerine, Ensar’ın üç yiğidi cesurca Mekke ordusunun kahramanlarıyla karşılaşmak için meydana doğru yürürler.

Ancak Mekke’nin kahramanları, onları tanıyıp “Biz Medine’deki çiftçilerle savaşmaya gelmedik, bizim karşımıza bizim gibi yiğitler çıksın!” diyerek, sadece Beni Abdülmuttalib’in çocuklarıyla savaşı arzuladıklarını belirtirler. Çünkü, o dönemde MekkelilerBeni Abdülmuttalib’i hala bir rakip olarak görmekte ve onlarla hesaplaşmak istemektedirler.

Bunun üzerine Efendimiz (sav), Hz. Hamza, Hz. Ali ve Hz. Ubeyde’yi meydanda karşılarına göndermek için emreder.

Ensar’ın yiğitleri, büyük bir cesaretle karşılarına çıkar. Ancak, Ubeyde bin Haris savaş sırasında ayağından ağır bir şekilde yaralanır.

O dönemdeki savaş kuralları gereği, mübareze (tek tek dövüş) yapanlar, rakiplerini öldürdüklerinde, diğer rakiplere saldırma hakkına sahip olurlar. Bu kurallara uygun olarak, Hamza ve AliUbeyde’nin rakibini öldürür ve Müslümanlarüçünü de yere sererek zafer kazanırlar.

Ancak, Ubeyde bin Haris, savaşın ardından Efendimizin (sav) yanına getirilir. Ubeyde’nin vücudundan kan akarken, gözlerinde yaşlar vardır.

Ubeyde, Efendimize şöyle der: “Ya Resûlallah, Hamza ve Ali gibi senin yanındayken ben rakibimi öldüremedim. Ama seni seviyorum ve senin için savaşmaya geldim.”

Efendimiz (sav), Ubeyde’nin bu sözlerine karşılık olarak, ona şu şekilde cevap verir:

“Hayır, senin yaptığını kimse yapamaz. Allah seni ve senin gibi yiğitleri ödüllendirecektir.”

Ubeyde, o sırada şehitlik için hazır olduğunu ve Ebu Talip’in kendisinden, Efendimiz’i (sav) koruma sözü aldığını hatırlatır.

Ubeyde bin HarisBedir Savaşı’nda şehit düşen 14 şehitten birisi olarak tarihe geçer.

Savaşın ardından, Efendimiz (sav)Bedir şehitlerinin kokusunun geldiğini hisseder ve sahabelerine şöyle der:

“Burada, Bedir şehitlerinin kokusu vardır. Şehitlerin kendilerine özgü bir kokuları vardır. Allah, size bu kokuyu hediye ediyor.”

Bedir Savaşı, sadece cesaretin değil, aynı zamanda şehitlerin kahramanlıklarını da gösterir.

Bedir Savaşı’nda, gençler, Yine,  Muaz ve MuavvizAbdurrahman ibn-i Avf’a yaklaşarak ona Ebu Cehil’i sorarlar. Bu gençler, Medine‘li ve Ebu Cehil’i hiç görmemişlerdir. Amcaları Abdurrahman ibn-i Avf, onlara hayretle bakarak, neden böyle bir soru sorduklarını sorar. Gençler, Mekke’de yıllarca Efendimiz (sav)’ne zulmeden, küfrün lideri Ebu Cehil ile karşılaşırlarsa, onu kılıçlarıyla yere sereceklerine söz verdiklerini belirtirler. Bu cesaretle, Ebu Cehil’i görmek istediklerini açıklarlar.

Abdurrahman ibn-i Avf, bu cesur gençlere yerini gösterir. Savaşın ortasında, Ebu Cehil, atının üzerinde, başında kırmızı bir sarık ile görünür. Gençler, Ebu Cehil’i tanıyıp, kılıçlarını çekerek ona saldırırlar. Bir anda Bedir Meydanı yankılandı:

“Ümmetin Firavunu öldü! Ebu Cehil öldü!”

Ebu Cehil’in ölümüyle birlikte, bu zaferin mutluluğu gençlerin yüreğini kaplar. Ancak, bu kahramanlık Bedir Meydanı’nda sadece zaferle bitmez.

Bir delikanlı ağır yaralanmış ve şehit olmuştur. Diğer genç ise yaralı olarak Efendimiz’in yanına gelir. Efendimiz (sav), olayın doğruluğundan emin olmak için Abdullah İbn-i Mesud’u görevlendirir. Abdullah ibn-i Mesud, Ebu Cehil’i bulur; Evet, Ebu Cehil ağır yaralanmış ama ölmemiştir. Son anlarında Ebu CehilAbdullah İbn-i Mesud’a kendi kılıcıyla son darbeyi vurmasını ister. Bu şekilde, Ebu Cehil nihayetinde Abdullah İbn-i Mesud tarafından öldürülür.

Bedir Meydanı, bu zaferle yankılandığında, o gençlerin yiğitliği ve şehadetleri ölümsüzleşir. Bu cesareti onlara aşılayan ise, Sümeyra Ana’(Muaz ve Muavviz) in Annesinin sevgisi ve Peygamber (sav)’in sevgisidir. Onlar, Peygamber aşkıyla büyümüş, bu uğurda savaşmaya hazır hale gelmişlerdir.

Efendimiz (sav)Mescid-i Ariş’te bulunan çadırında dua eder. (Bedir Savaş meydanının oradaki Mescidin bulunduğu yerde Efendimizin Çadırı vardı.)

Bedir Savaşı öncesinde, İslam ordusu sayıca az ve teçhizat açısından yetersizdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), savaştan önce Rabbine içten ve derin bir yakarışla dua etti. Rivayetlere göre, ellerini semaya kaldırarak şu duayı yaptı:

“Allah’ım! Bana vadettiğin yardımı lütfet! Allah’ım! Eğer şu küçücük Müslüman topluluğu yok olursa, yeryüzünde sana ibadet eden kimse kalmayacak!”

Bu dua sırasında ellerini o kadar yükseğe kaldırdı ki ridâsı (hırkası) omzundan düştü. Hz. Ebubekir (r.a.), Efendimiz’in (s.a.v.) bu içli halini görünce ona yaklaşıp omzuna hırkasını tekrar koydu ve “Ey Allah’ın Resûlü! Yeter artık, Rabbine yalvardın, O sana yardım edecektir” dedi. Ancak Efendimiz (sav) sadece ona bakar ve hiçbir şey söylemez.

Bu duanın ardından, Allah Teâlâ, Kur’an’da da bildirildiği üzere meleklerle yardım etti:

“Hani siz Rabbinizden yardım diliyordunuz, O da, ‘Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum’ diye duanıza icabet etmişti.”

(Enfal Suresi, 8:9)

Bir müddet sonra, Bedir Meydanı’na doğru bakıldığında, tepelerden önce 1000, sonra 3000, ardından 5000 melek inmeye başlar. Melekler, Allah’ın vaadinin yerine geldiğini göstererek, İsrafilMikail ve Cebrail’in gelip Bedir’deki Müslümanların yanında savaştığı müjdesini verir.

O gün, meleklerin sarı renkli olmalarının özel bir anlamı vardır. Çünkü, Bedir’de sadece 313 Müslüman asker vardır, karşılarında ise 950 kafir bulunmaktadır. Normalde bir melek bile yeterli olabilecekken, Allah neden 5000 melek gönderir? Çünkü bu, Allah’ın Müslümanlara zaferini ve yardımı vermesinin, Bedir’deki zaferin bizim için önemli bir ders olduğunun işaretidir.

Bedir de yaşanan mucizeleri çok olmakla beraber, Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur’da;

Büyük bir imam olan İbn-i Vehb haber veriyor ki: Gazve-i Bedr'in on dört şehidinden birisi olan Muavviz İbn-i Afra', Ebucehil ile dövüşürken Ebucehil-i Laîn, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü; birden şifa buldu. Yine harbe gitti, şehit oluncaya kadar harp etti.

Hem yine İmam-ı Celil İbn-i Vehb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb İbn-i Yesaf'ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş.

İşte şu iki vakıa, çendan âhâdîdir ve haber-i vâhiddir fakat İbn-i Vehb gibi bir imam tashih etse Gazve-i Bedir gibi bir menba-ı mu'cizat olan bir gazvede olsa hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa elbette şu iki vakıa, kat'î ve vakidir denilebilir.

İşte ehadîs-i sahiha ile sübut bulan belki bin misal var ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mübarek eli ona şifa olmuş.

Yine Risale-i Nur’da;

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى  (Vema rameyte iz rameyte vela kinnallahe ramee.)

nass-ı kat'îsiyle ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin tahkikiyle ve umum ehl-i hadîsin ihbarıyla, Gazve-i Bedir'de, şu âyet haber veriyor ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı,  ​شَاهَتِ الْوُجُوهُ (Şehatil vucuuh) dedi. شَاهَتِ الْوُجُوهُ (Şehatil vucuuh) kelimesi bir kelâm iken, onların herbirinin kulağına gitmesi gibi; o bir avuç toprak dahi, herbir kâfirin gözüne gitti. Herbiri kendi gözü ile meşgul olup, hücumda iken birden kaçtılar.  Hem Gazve-i Huneyn'de, başta İmam-ı Müslim olarak ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Gazve-i Huneyn'de -Bedir gibi- küffar, şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp, شَاهَتِ الْوُجُوهُ (Şehatil vucuuh) diyerek, herbirinin kulağına bir شَاهَتِ الْوُجُوهُ (Şehatil vucuuh) kelimesi girdiği gibi; biiznillah, herbirinin yüzüne bir avuç toprak gitti. Gözleriyle meşgul olup, kaçtılar. İşte Bedir'de ve Huneyn'deki hârika olan şu hâdise, esbab-ı âdi ve kudret-i beşer dâhilinde olmadığından, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى (Vema rameyte iz rameyte vela kinnallahe ramee.) ferman eder. yani "O hâdise, kudret-i beşer haricindedir. Kuvve-i beşeriye ile değil; belki fevkalâde bir surette, kudret-i İlahiye ile olmuştur."    Mektubat

Bedir, sadece bir zafer değil, aynı zamanda bizim için çok önemli bir manevi anlam taşır. Efendimiz (sav), Bedir’e katılan meleklerin diğerlerinden üstün olduğunu belirtmiştir. Cebrail (a.s) bu konuda şöyle demiştir: “Bedir’e katılan melekler, diğer meleklerden üstündür.” O melekler, kıyamete kadar Allah’ın yeryüzüne yardımlarını getirecek olan meleklerdir. Bu nedenle, eğer Allah’ın yardımına muhtaç kalırsak, Bedir’deki melekler bizim de yardımımıza gelecektir.

İşte bu nedenle burada, Bedir’in ruhunu yaşamak için dua ediyoruz. Ellerimizi açarak, Allah‘tan zafer istiyoruz. Allah’ım, bizim de Bedir’deki sahabe gibi zafer kazanmamıza yardım et. İslam’a karşı birleşen küfür ordularını sen yok et. Zalimleri ve kafirleri sana havale ediyoruz. Allah’ımBedir’deki sahabe gibi biz de zafer kazanalım.

Filistin, Doğu TürkistanSuriye ve tüm zulme uğrayan Müslümanlar için dua ediyoruz. Allah’ımBedir’in melekleri gibi yardımını bizlere de indir.

Bizleri Bedir sahabelerinin ruhu ve zaferi ile sevindir, İslam yolunda son nefesimize kadar yürümemize yardım et. Nasip et. AMİN..